Fotoğrafla Olan Derdim Bir Hikaye Anlatmak

1975 yılında İstanbul’da doğmuştur. Fena sayılmayan okullarda okuduktan sonra, çok erken iş hayatına atılmıştır. 25 yıldır iş hayatının içindedir. 2014 yılından beri de profesyonel olarak fotoğrafla uğraşıyor. Hasan Cem Araptarlı’ya fotoğrafı ve şehre fotoğrafçı gözüyle bakınca neler gördüğünü sorduk.

Çeşitli okullarda okuyup, uzun yıllardır iş hayatının içinde yer alıyorken 2014 yılından beri fotoğrafla profesyonel olarak ilgileniyor olmanızda ki etken ne oldu?

En önemli etken uzun yıllara dayanan okuma alışkanlığım. Oluşturduğunuz altyapı bir süre sonra, sizi bir şeyler yaratmakla ilgili düşünmeye yöneltiyor. Ben derdimi fotoğraf aracılığıyla anlatmayı seçtim. İş hayatı sanatsal yaratıcılıkla alakası olmayan, vahşi bir mecra. Bana göre, iş hayatının sınırları içinde kalmak insanın ruhunu doyurmaz. Sadece işimde başarılı olarak tatmin olamayacağımı her zaman biliyordum.

Bize sizdeki fotoğraf tutkusunu başlatan, motivasyonunuz düştüğünde yeniden alevlendiren kişilerden, olaylardan, fotoğraflardan bahseder misiniz?

Fotoğraf, çekmeye henüz başlamadığım dönemlerde de ilgi duyduğum bir sanat. Tutkuya dönüşmesi, büyük fotoğrafçıların büyüleyici işlerine ulaşmamızın kolaylaşmasıyla başladı sanırım.

Bu konuda motivasyonumu diri tutan temel şey, üzerinde düşündüğüm, çalıştığım ve yol aldıkça bitmiş halini daha net görebildiğim projelerim. Gün boyunca, kafamın bir kenarında, sürekli olarak yeni veya yürümekte olan bir projeyle ilgili düşünüyor olmalıyım. Önümde bir hedefin olmadığı, üzerinde çalışmak, anlatmak istediğim bir konu bulamadığım dönemlerde motivasyonum yerle bir olur.

Fotoğraf tutkumu diri tutmak için, dönüp dolaşıp Sebastiao Salgado kitaplarımı karıştırırım.

Dünyanın her yerinden insanlar gören bir çift göz nelerin ortak olduğunu fark ediyor?

Her insanın bakışlarının ardına gizlenmiş kişisel bir tarihi, sırları var… Benim için, bir fotoğrafa bakmanın en cazip tarafı da bu hikayelerin peşine düşmek… “Onun bilip de benim bilmediğim ne acaba” sorusuyla düşünmek karşındakinin serüvenini…

Myanmar, Kamboçya ve Malezya’nın çeşitli yerlerinde suyun üzerinde yaşayan toplulukların hayatını anlattığınız bir kitabınız çıktı. En çok ilginizi ne çekti bu dönemde.

Water World-Su Dünyası kitabım, dünyanın ücra köşelerinde suyun üzerinde yaşayan toplulukların hayatından fotoğraflardan oluşuyor. Modern dünya sisteminin dışında kalmış, okyanusun ortasında unutulmuş insanlar bunlar. Bizden çok farklı, hırslarının kölesi olmadıkları bir hayata sahipler. Bugünün vahşi dünya düzeninde, sistem insanının her geçen gün fakirleşen, köşeye sıkışan mutsuz hayatından oldukça farklı bir hayatı yaşayan insanları görmek, onların dünyasında vakit geçirmek çok ilgi çekici ve unutulmaz bir deneyim. Okyanusun ortasına kurulmuş bu köylerde geçirdiğim zamandan aklımda kalan temel şeyin, dört bir yandan yükselen mutlu insan sesleri ve gem vurulmamış bir özgürlük hissiyatı olduğunu düşünüyorum şimdi.

Kitabınızdaki fotoğraflardan oluşan ‘Su Dünyası’ adlı fotoğraf sergisinden biraz bahsedecek olursak…

Water World-Su Dünyası sergim;  Myanmar, Kamboçya ve Malezya’nın çeşitli yerlerinde suyun üzerinde yaşayan toplulukların hayatından 40 farklı fotoğraftan oluşuyor.

Sergi beklentilerimizin çok üstünde bir ziyaretçi alarak yüzümüzü epeyce bir güldürdü. Üç hafta gibi bir sürede bin kişinin üzerinde ziyaretçimiz oldu. Gezenlerden birçoğu; fotoğrafları gördükten sonra, bir anlığına da olsa, başka türlü bir dünyanın da mümkün olabileceği üzerine düşündüklerini ve bu bambaşka dünyanın maddi anlamda hiçbir şeye sahip olmayan ama mutlu insanlarını görmenin kendi hayatları üzerine sorular sordurduğunu belirtti. Kısa bir süreliğine de olsa, böyle bir etki yaratabilmişse, benim adıma sergi başarılı olmuş demektir.

Fotoğraf sanatçısı denildiği zaman aklımıza gelen ilk isimlerden birisi Ara Güler’dir. Serginize gelip sizin için övgülerde bulunmuş, işinin duayeninden böyle övgüler almak size neler hissettirdi?

Ara Güler büyük bir efsane. Fotoğrafla ilgili söylediği her şeyi can kulağıyla dinliyorsun tabii. Sergiyi gezdikten sonra, beraber kitabımı inceledik. Sıkılmadan hikayeyi dinledi. Tek tek tüm fotoğraflara yorum yaptı. Sonunda, “Sen yolunu bulmuşsun” dedi. Unutulmaz bir anı benim için. Her lafını sakınmadan direkt olarak söyleyen bir duayenden bu tarz bir övgü almak, gelecek hayallerine daha sıkı sıkıya bağlanmasını sağlıyor insanın…

İnsanın doğayla beraber şekillendiği kırsal bölgelerden kareler yakalarken, kompozisyonlarınızda renk, doku ve hikaye olarak neler arıyorsunuz?

Bir kompozisyon kurarken temel hedefim içindekilerin hikayesine dair bir şeyler söylemesi… Fotoğrafın karşısına oturduğumuzda, baktığımız dünyadan doğru, hikaye pencereleri açılmalı önümüze… Bu insanlar nasıl bir hayata doğdu, ne yer ne içerler, nerelerde gezerler, mutlular mı?

Halen öğrenmekte olduğunuz yeni şeyler vardır mutlaka. Alanınızda en son ne öğrendiniz ya da neyi fark ettiniz?

Tabii ki… Bu iş bir yanıyla da hızla gelişen teknolojiye bağlı olduğu için, kullandığınız aletlerle, bilgisayar programlarıyla ilgili sürekli değişiklikler, gelişmeler oluyor. Bunların gerisinde kalmamak lazım. İşin bu kısmını gerçekten sevmesem de, mümkün olduğu kadar yenilikleri takip edip öğrenmeye çabalıyorum. Son günlerde, ‘Lightroom’ programının yeni sürümündeki değişiklikleri keşfetmekle uğraşıyorum…

Her fotoğrafçının bir tarzı olduğu aşikar. Sizin fotoğraflarınızı Hasan Cem Araptarlı fotoğrafı yapan şeyler nelerdir?

Dediğim gibi, benim fotoğrafla olan derdim bir hikaye anlatmak üzerine… En sevdiğim fotoğraflarım, kahramanının hikayesine dair ipuçları barındıran, mutluluk, huzursuzluk gibi güçlü duyguları seyredene geçirebilenler…