Müzik Yarışmaları Bana Garip Geliyor

bahadır tatlıöz

Bahadır Tatlıöz ile Kalamış ByEsat Balık’ta biraraya geldik. Malum “Ünlüler Mutfakta” bölümümüzde, biraz “kendin pişir, kendi ye” durumu söz konusu… Önce mutfağa girip yemeğimizi pişirdik, sonrasında da bir güzel yedik.

Tabii yemeklerimizi yerken, bir taraftan da uzun uzun sohbet ettik. Müziğe emek vererek, yılları devirmiş olsa da, popüler şarkılara imza attıktan sonra hızlıca, tanıdığımız simalar arasına katılan Bahadır Tatlıöz’ün yolculuğunun bir kısmını aşağıdaki satırlarda bulabilirsiniz…

Çok küçük yaşta müziğe başladığını biliyorum. Bir insan o yaşta müzikle uğraşacağına nasıl karar verebilir?

Ona bence doğa karar veriyor. Doğarken ailenizi nasıl seçemiyorsanız, doğduğunuz aileden etkilenme, genetik bir geçiş, bunlara bir şekilde doğa karar veriyor. Benimki de öyle oldu. Ben müzisyen bir ailenin çocuğuyum. Genetik kodlamam var. 4 – 5 yaşındayken babam yeteneğimi keşfetmiş. 6 yaşında konservatuara göndermişler. İlkokul ve konservatuara, eş zamanlı olarak devam ettim. 13 yaşımda da tam zamanlı olarak İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’na girdim. 14 – 15 yaşlarında da popüler sanatçılara piyanist olarak eşlik etmeye başladım. İskender Doğan ile çalıştım. 15 yaşımda da, piyasadaki ilk söz-müzik ve aranjemi yapıp, dönemin popüler isimlerinden biri olan Emre Matraş’a, ‘Feryadım Göklere’ diye bir şarkı verdim. Herhalde resmi olarak şarkısı piyasaya çıkan en genç aranjör ve besteci benim diye düşünüyorum.

Kaç enstrüman çalabiliyorsun?

Biraz bas gitar çalabiliyorum, davul çalıyorum, ama asıl enstrümanım piyano. Okullarda, uzun zaman müzik eğitmenliği yaptım. Aynı zamanda da orkestra şefliği yaptım. Bir piyanist olarak, dünyanın en iyi müzisyenleriyle çalma şerefine nail oldum. Benim için en keyifli olan da, aranjmanlarımın çalınıyor olması.

Popüler müziğe nasıl giriş yaptın?

Sosyal sorumluluk projeleri yapıyordum, hala da devam ediyorum. Sosyal sorumluluk projelerinde savaştaki insan kayıplarını konu ettim, savaşa hayır diyen ‘Savaş ve Hüzün’ diye bir klibim var. O projeyle, Almanya’da bir akademiden ödül aldım, o ödülü almaya maddi imkanlardan dolayı gidemedim. Ve o gün, para kazanmalıyım diyerek, popüler müziğe giriş kararı aldım. Hayatımın çok uzun yıllarını idealist bir müzisyen olarak geçirdim. Türküleri caz formatında düzenledim ve albüm çıkardım, çok değerli müzisyenlerle çalıştık. Yurtiçinde ve yurtdışında konserlerini yaptık, sahnede hem piyano çaldım hem söyledim. Çok idealisttim, hala ideallerim var. Şimdi de idealist tarafımı pop müzikteki duruşuma çevirdim. Evet, şuan pop müzik yapıyorum ama pop müziğini birileri gibi yapmıyorum, kliplerimde birileri gibi durmuyorum. Kimseyi küçümsemek istemem, sektördeki herkese inanılmaz saygım var ama ilkelerim ve bir duruşum var.

Nerede eğitmenlik yapıyorsun?

En son Galatasaray ITM’de yaptım. Orası aslında ses mühendisliği okulu ama bir armoni bölümü açıldı, modern armoni bölümü. En son orada 2 sene kadrolu eğitmen olarak çalıştım. Onun haricinde hep özel dersler verdim.

Sence sanat toplumsal bir kaygı beslemeli midir? Yoksa sanat insanın kendi için yaptığı bir şey midir? Yani sen müzik yaparken hedefin kendi sınırlarını aşmak mı, yoksa insanların beğenisini almak mı?

Müzik bir dil ve çok kuvvetli bir dil. Karşı tarafa çok ciddi ulaşan, çok ciddi mesajlar verebilen, iyi kullandığınız zaman iyi, kötü kullandığınız zaman kötü dönüşler aldığınız bir dil. Ben bu müzik dilini, ya sosyal mesajlarda katkısı olsun ya da sanata bir katkısı olsun diye kullanıyordum. Sizin vasıtanızla ‘Savaş ve Hüzün’, ‘Unutulmuş Çocuklar’ ve ‘Sağduyu’ isimli kliplerimi dinlesinler, bunları dinledikleri zaman Bahadır’ın çabasıyla karşı karşıya kalacaklar. Ben müzik biliyorum, bunun için eğitim aldım, bu toplumun bir ferdiyim, her yaptığım hareketle güzel mesaj vermek zorundayım. Parayı kazanmak, çok popüler bir star olmak adına abuk sabuk işler yapmamalıyım.

Ama o ödülü almaya gidemediğinde ‘ne yapıyorum ben’ dedin mi?

Evet. Benim ödülü almaya gidemememin nedeni maddi imkansızlıktı. Aslında oraya gidebiliyordum ama oraya gittiğim zamanki 2 güne burada popüler bir isme çalacağım işler denk geliyordu. Ben o iki işe gitmeyip, o parayı alamazsam, evimin kirasını ödeyemeyecektim ve evden çıkmak zorunda kalacaktım. O yüzden Almanya’ya gidemedim. Bu bende ciddi bir hayal kırıklığı ve depresyon oluşturdu. “Böyle hayat geçer mi? Bu da bir müzik, bunu niye bu kadar manevileştiriyoruz ki, zaman geçiyor ve ben yeri geliyor sefalet yaşıyorum.” diye düşünüp popüler müziğe adım atmaya karar verdim. Yine ilkelerimi, duruşumu, tavrımı koruyorum. Mesela; “Yangın Var” şarkısının klibinde işaret dili kullandım ve her konserimde, işaret dili çevirmeni benimle birlikte sahnededir.

Sen şarkı söylerken ritmik bir şekilde mi çeviriyor?

Tabii, zaten çok kıpır kıpır bir kız Şevval. Instagram’da videolarda görebilirsiniz. Ben bir misyon üstlendim, benim için hayat böyle bir şey. 2 tane şarkı söyleyip, gitmek istemiyorum.

Popüler müziğe geçiş yaptıktan sonra ya hit bir şarkı yakalayamasaydın?

Mutlaka bir B planı üretirim. Ama mağlubiyeti kabul eden bir adam değilim. Ortada gerçekten bir yetenek varsa, iyi niyetle, güzel şarkılar söylüyorsan, sanat adına gerçekten bir şeyler biliyorsan, inancın ve kendine güvenin varsa seni hiçbir şekilde engelleyemezler.

Çok uzun süre sahnenin arka tarafında müzisyen olarak yer aldın, şimdi solist olarak öndesin. Zorlandın mı?

Sahnede olmak konusunda zorlanmadım da hal ve tavırlar konusunda zorlandım. Yıllarca piyano çalan ve çok rahat olan adamla artık bütün göğsünü halka açan adam arasında çok fark varmış.

İlk çıktığın anı hatırlıyor musun?

Hatırlıyorum tabii. İstanbul’da bir konser mekanında çıkmıştım. Çok rahattım, kendimi çok rahat hissediyordum ama sonra kameralardan baktım, bir gariplik var, elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemiyordum. Ama çok çabuk adapte oldum.

Albümlerini kendin mi yapıyorsun?

Evet. Söz, müzik, düzenleme ve klip bana ait.

En son Güliz Ayla ile birlikte bir düet oldu sanırım?

Sevgili Güliz Ayla ile birlikte TRT ve Kültür Bakanlığı, bizi ülkeyi temsil etmek için, TRT’nin öncülüğünde 2 Ekim’de Türkmenistan’ın ABU Müzik Festivali’nde ülkemizi temsil etmeye gönderiyor. Bu festivalin özelliği, şarkıları ve insanları yarıştırmıyorlar. Bu festival sadece dostluk festivali. Ülkeler arası dostluk dayanışması. Teklife sıcak bakmamın nedeni de buydu. Zaten müzikteki yarışma bana garip geliyor. Müzik yarıştırılmaz. İyi çalmak, iyi söylemek anlık bir şeydir. Ruh durumuna göre değişkenlik gösterir.

Yakın zamanda, müzikal anlamda yapacağın yeni bir şey var mı?

Evet. Çok değerli bir müzisyenin şarkısını coverladım, ilk defa bir cover yapıyorum.

Şarkı yaptıktan sonra dinlettiğin biri var mı?

Ailemden insanlara dinletirim. Fikirlerine güvendiğim çok değerli müzisyen dostlarım var onlara dinletirim. O arada bir fikir çıkar ama benim o fikre inanmam lazım.

Eleştiriye tahammül edebiliyor musun?

Kesinlikle. Ama terbiyesizliğe tahammül edemem.

İstanbul’da doğup, yaşamışsın. İstanbul senin için nasıl bir yer?

İstanbul bir rüya şehri. Gerçekten hayal gibi. Çarpık yapılanmaları bir kenara bırakıp İstanbul’u bir hava aracıyla tepeden izlemeye başlayın, bir masal gibi. Benim tek üzüntüm, biz bu şehrin kıymetini bilmiyoruz, yaşayamıyoruz. Müthiş bir kaos, koşturma, stresli insanlar topluluğu, saygı, tahammül çok az. Bazen Ortaköy’e gidiyorum, insanların karşısında Boğaz gibi inanılmaz bir manzara varken, oturmuş telefonlarıyla ilgileniyorlar manzaraya bakmıyorlar bile. Koptuk. Biran önce tedavi edilmemiz gerekiyor.

Maalesef, sosyal medya sayesinde artık kimse anda ve akışta değil.

Evet, yaşamıyoruz. Sanal alemde yaşıyoruz. Düşünebiliyor musunuz orada oturuyorsun önünde Boğaz, deniz, püfür püfür bir hava, sola dönsen Boğaz Köprüsü sağa dönsen Kız Kulesi, inanılmaz bir noktadasın ama elinde telefon sosyal medyayla uğraşıyorsun.

Kesinlikle. Yakında bu konuyla ilgili intiharların olacağını düşünüyorum. İnsanlar sevgilerini takipçi ve beğeni sayısıyla eşleştiriyorlar. Ciddi bir bağımlılık ve hastalık.

İstediği beğeniyi almadığı zaman psikolojik sıkıntıya giren insanlar var.

Seninle ilgili bilmediğimiz bir şey?

Eşyalarımı kimseyle paylaşmam. Bu bencillikle veya cimrilikle alakalı bir şey değil. Kendi eşyamı vermem ama gider aynısından alırım. Mesela kardeşim Hakan benim bisikletimi kullanmak istedi bir gün, vermedim. Gittik, aynısından aldık.

İki kardeş misiniz?

5 kardeşiz. 2 kız, 3 erkek. Benim bir ufağım olan kardeşim Emre’nin, otizme yakın bir engeli var ama dünya tatlısı, melek gibi bir adam. Zaten benim sosyal sorumluluk projelerine önem vermemin, bazı şeyleri çok daha derin hissedebilmemin nedeni, Emre’dir.

İstanbul dışında başka bir yerde yaşamayı düşündün mü?

Çok düşünüyorum. Hayatı lüks yaşamayı sevmeyen bir adamım. Başkaları Etiler de Nişantaşı’nda oturabilir ama ben Galata’da oturuyorum. Galata’da, tarih, turizm, ruh var. Sokaklar küçük İtalya gibi. Ben orayı tercih ediyorum. Oturduğum apartman eski olduğu için asansör yok, klima taktıramıyoruz yasak, ama o Galata ruhunu yaşıyorum.

Yemekle aran nasıl? Yemek yapar mısın?

Yemekle aram iyidir. Çok engin bir repertuarım yok ama yaptığım güzel şeyler vardır.

Evde yemek pişer mi?

Pişer tabii. Dışarıda çok az yeriz. Evde çok yemek yapar mıyım? Hayır. Ama keyfim gelirse, bugün yemek yapıyorum diyorsam, güzel şeyler yaparım. Çok güzel pilav, menemen, balık yaparım.

En sevdiğin yemek?

Köfte. Bayılıyorum köfteye. En sevdiğim tatlı da güllaç ve kazandibi.

HTML